17 Temmuz 2017 Pazartesi

SINIRLARI AŞAN KADIN MATEMATİKÇİ

Matematiğin Nobel’i kabul edilen Fields Ödülü’nü alan ilk kadın matematikçi Maryam Mirzakhani, hayatını kaybetti. 40 yaşında meme kanseri nedeniyle hayatını kaybeden Meryem Mirzakhani'nin hastalık kemiklerine kadar yayıldığı belirtildi. (*)

Hiperbolik geometri, ergodik teori, simplektik geometri ve Teichmüller teorisi üzerinde çalışan Mirzakhani, çalışmalarında özellikle "Riemann yüzeyi" olarak adlandırılan şekilleri temel alıyordu. (*)


Matematiğin erkeklere özgü bir alan olduğu kanısını değiştiren Meryem Mirzakhani, sınırları aşarak imkansızlıklar içerisinde başarılara imza atmış.  



Meryem Mirzakhani'nin hayatı matematik alanında birçok başarıya imza atıp,32 yaşında hayatını kaybeden başka bir matematikçiyi aklıma getirdi. Sonsuzluk Teorisi (The Man Who Knew Infinity ) isimli filmde hayatı konu alınan Srinivasa Aiyangar Ramanujan’un matematik alanında ispat edilmemiş birçok formülün altına imza atar. Aynı Mirzakhani gibi genç yaşında yakalandığı verem hastalığı sebebiyle 18 ayını bir sanatoryumda geçirmek zorunda kalır. Hindistan’a döndükten bir sene sonra da hayatını kaybeder. Bu filmi izlemediyseniz mutlaka izleyin.



   



Matematik ve felsefe konularına bakışınızı değiştirecek olan Logıcomix çizgi serisini aklınızda tutun. Çocukluğundan itibaren hayatı konu alınan Prof. Bertrand Russell, kitapta mantık bilimini kullanarak birçok soruyu yanıtlamaya çalışıyor. Mantık insanlığın ebedi sorunlarına çare olabilir mi? Çocuklara nasıl bir eğitim vermeliyiz? Evlilik, âşık olmak nedir? Bizi doğrudan ilgilendirmeyen bir savaşa katılmalı mıyız? 



Kitap, ünlü İngiliz filozof Bertrand Russell’in hayat hikayesinin üzerinden felsefe, mantık, matematik ve ünlü filozofların ispatları ve paradoksları üzerine kurgulanıyor. Eğer okumadıysanız, kesinlikle okumanız gereken kitaplar listesine ekleyin. 

Dilerim yakın zamanda Meryem Mirzakhani’nin hayatını hem filmlerde hem de kitaplarda görürüz. Keşke yaşarken yapılsaydı da kendisi de görebilseydi, matematiğin kadın öncüsü…


16 Temmuz 2017 Pazar

IRKÇILIK VE MİLLİYETÇİLİK KAVRAMLARININ SOSYOLOJİK OLARAK TARİHSEL SÜREÇLERİ


"Bedenim siyah olabilir fakat ırkçılık yapanın kalbi siyahtır." 
Emmanuel Eboue

Irk; renk, boy, ses, vücut yapısı vb. gibi kalıtımla gelecek kuşaklara aktarılabilen özellikler bakımından benzeşen ve insan topluluklarının dikey olarak sınıflandırılmasına imkân veren kategoriler olarak tanımlanabilir (Demir ve Acar,1996, s.108; Çökerdenoğlu, 2015: 98). Irkçılık, en ilkel şekilde renk ırkçılığı, daha sonra da kafatası ve kan ırkçılıkları şeklinde ortaya çıkmıştır. Üstün ırk anlayışına göre, aşağılanan ırklar üstün ırka hizmet etmek ve yardımcı olmak, boyun eğmek üzere yaratılmışlardır (Giddens, 2013, s.533; Çökerdenoğlu, 2015: s.98)

Millet ise tarihi bir toprağı, ülkeyi, ortak mitleri ve tarihi belleği, kitleyi bir kamu kültürünü, ortak bir ekonomiyi, ortak yasal hak ve görevleri paylasan bir insan topluluğunun adı olarak tanımlanabilir. Milliyetçiliğin ilk olarak ortaya çıkısı ve bir akım halini alarak dünyaya yayılması Fransız ihtilali ile başlamış ve sanat, edebiyat alanlarına da sıçrayarak daha geniş kitlelere ulaşma imkanı bulmuştur. Milliyetçilik akımından etkilenen birçok etnik ulus bağımsızlığını ilan etmiş ve topraklarını genişletmek amacıyla diğer ulus devletlerle savaşmıştır (Yavuzcan, 2007: s.19). Modern dünyada Fransız ve Amerikan Devrimleriyle milletlerin gündemine girmiş olan milliyetçilik, gücünü kaybetmeden, bir şekilde yaşama olanağı bulmaktadır. 

Türk milliyetçiliği Osmanlı Devleti’nde Türklerin kurucu unsur olmasından ve Osmanlı millet sisteminde milliyetçiliğe modern anlamda yer olmamasından dolayı etkili olmamıştır. Türkiye’de ırkçılık mesafesinde varlık gösterememiş zaman zaman Batı’daki ırkçı girişimlerden etkilendiği görülmüştür. Milliyetçilik Türkiye’de Kemalist, Sosyalist, Türkçü-Turancı ve Liberal-Muhafazakâr milliyetçilikler şeklinde gruplandırılmıştır. Ancak zamanla dünyada dönüştüğü gibi Türkiye’de kapitalizme entegrasyon sürecinde milliyetçilik anlayışında değişiklik olmuştur. Fakat Türkiye’de bölücü girişimlerden ötürü, ölümlerin olması doğal olarak milliyetçiliği zinde tutmaktadır (Çökerdenoğlu, 2015: s.i).

Sosyal kavramlar üzerine ortak kanaat getirmek ve tanımlamalar yapmak bir hayli zordur. Milliyetçilikte bağlamına göre farklı tanımlamalara açık bir kavramdır. Milliyetçilik için ortak bir tanımın zorluğundan bahseden Anderson’a göre milliyetçiliğin modern mi yoksa kadim bir fenomen mi olduğunu kimse kesin olarak ispat edemez (Anderson, 2001: s.11, Der. Armağan). Milliyetin bütün milletçe müşterek ve mukarrer bir manası olmadığı için Şahsi telakkilere tabi muhtelif ve mütenakız tariflere tesadüf edebilir. Bundan dolayı milliyet ölçüsü bazılarına göre “ırk” bazılarına göre “dil”, bazılarına göre “vatan”, bazılarına göre “Turancılık”, bazılarına göre ‟Anadoluculuk” ve hatta bazılarına göre de “tabiiyet‟tir (Danişmend, 2012, s. 320, Der. Türköne). (Çökerdenoğlu, 2015, s. 78). Fransız İhtilali’yle milliyetçilik Batıda şuur kazanmış; milli birlik, vatan ve dil unsurları etrafında teşekkül eden Fransız milleti olmuştur. Ancak milli gerçeğin kıvamına gelerek bir ideal dava değerinin kazanması, Fransa’da sosyal sınırların ortadan kalmasıyla mümkün olmuştur. Fransa’da milli birliğin sağlanmasında dil etkili olurken, Alman milletinde ise soy birliği milleti birleştirme rolü üstlenmiştir. (Topçu, 2010, s.140). (Çökerdenoğlu, 2015, s. 78).

Her ne kadar ırkçı topluluklar milliyetçilikle ırkçılığın birbirine indirgenemeyeceğini ifade etseler de aslında ırk ve milliyetçilik söylemleri hiçbir zaman birbirinden çok uzak olmamıştır. Irkçılığın modern çağda milliyetçilik zemininde gelişip yayıldığı ve milliyetçiliğin ırkçılığın önemli bir şartı olduğu ifade edilmektedir. Aynı zamanda ırkçılık milliyetçiliğin dışavurumu değil onu güçlendiren bir destektir ve milliyetçilik, ırkçılığın inşası için her zaman gereklidir (Balibar vd, 2013: s.51; Oyman, 2016: s.9).

Benzer bir eklemlenmenin ırkçılık ile milliyetçilik arasında da olduğuna vurgu yapan Balibar, ırkçılığın milliyetçiliğin bir “dışavurumu” olmadığını, milliyetçiliğe eklendiğini belirtir: “Irkçılık milliyetçiliğe bir iç ektir; ona oranla her zaman aşırıdır, ama onun inşası için her zaman gereklidir ve bununla birlikte onun projesini tamamlamakta her zaman yetersiz kalır…” (Çoban Keneş, T.y.: s.74).
Kültürel ve siyasi yönü ağır basan milliyetçilik, millet veya ulusların yaşama ve gelişme ülküsünden yola çıkarak insanlığın refahını sağlayan bir görüş olduğuna inanılmaktadır. Zaman zaman ideolojiye dönüştürülen milliyetçilik kavramı daha çok, bir devlete sahip olan topluluklar için kullanılmıştır. Marx, geçmişi olan ve olmayan milletler arasına fark koyarak millet terimini, bir devlete sahip olan topluluklar için kullanmıştır. Milleti de icat eden milliyetçiliktir. Aslında bir dünya görüşü olan milliyetçilik, ilk zamanlarda bir ideoloji ve bir dil etrafında toplanmayla oluşan siyasi bir oluşumu ifade etse de bir o kadar tarihe dayanan kültür, düşünce ve motiflerin de ifadesidir. Bir toplumsal ve siyasi hareket olduğu kadar aynı zamanda bir kültür biçimidir. Milliyetçiliğin ortaya çıkışı, modern öncesi kültürel ve etniksel özeliklere borçlu olduğu kadar çağın ruhunu da yansıtmaktadır. (Oyman, 2016: s.17).

Milliyetçilik, eski sembol ve fikirlerle bağlantılı olup ideolojisi ve merkez doktrini açısında kültürel bir bütündür. Milliyetçilik topluma göre anlam kazanarak ve defalarca toplumlar tarafından değiştirilebilir, bundan dolayıdır milliyetçiliği anlamak için her milliyetçilik anlayışını kendi içinde incelemek ve değerlendirmek gerekir. Ancak genel olarak milliyetçiliği de inkâr etmek geçmişi ve tarihi olayları anlamamızı zorlaştıracaktır. Bu zeminde toplumların bağımsızlık öncesinde ve sonrasında kendilerini içinde buldukları durumlara göre milliyetçilik tanımları yapıla bilmektedir. Modern milliyetçi düşünce, Fransız Dönemi fikirlerinden beslenmektedir. Moderniteyle birlikte milliyetçilik akımı bütün dünyaya yayılmış bunun sonucunda temellerini milliyetçilikten alan çok sayıda ulus devlet kurulmuştur. Aslında milliyetçilik, devletler tarafında üretilen bir kavram olduğu ulus devletlerin ortaya çıkmasını sağlayan bir neden olmuştur. Ekonomik gelişmeler ve bürokratik mücadeleler için milliyetçilik önemli bir olgudur. Modernleşme ve sonrasında kapitalist söylemlerin kendine çok fazla yer bulmaması, milliyetçi söylemlerin güçlenmesini sağlamış, milliyetçi ideoloji kendine daha geniş hareket alanları bulmuştur. Milliyetçi ideolojiler, milliyetçi zihnini oluşturan ve onun üzerinden siyaset yapan bir zemin oluşturarak birbirini öteleyen toplumlar var etmişlerdir. Kültürel milliyetçiliğin çoğu zaman birleştirici gücü varken ideolojik milliyetçilik ise saygıyı ve hoşgörüyü ortadan kaldıran ve toplumun bir arada yaşama kapasitesini yok eden bir yapı oluşturmaktadır (Oyman, 2016: s. 17).

Irkçı milliyetçilik, etnik-ırksal gruplar arasında ırka çok fazla atıfta bulunması sonucu ortaya çıkan bir ideolojidir. Etnik kimliklerin ırksal söylemlerle beslenerek kendi kimliğini üstün görmesi, karşı etniğin de buna karşın tepki olarak ırksal bir mücadele vermesi söz konusudur. Bu milliyetçilik iki şekilde ortaya çıkmaktadır. Biyolojik özeliklere atıf yapılarak ortaya çıkan ve insanların renklerinden dolayı dışlanması ve aşağılanması sonucunda ortaya çıkar. Yıllarca Amerika’da zencilerin maruz kaldığı ırkçı milliyetçilik buna en iyi örnektir. Irkçı milliyetçiliklerin vücut bulduğu ikinci tip durumlara, yani ülkeler arası ilişkilerde rol oynayan milliyetçiliğe entegre edilmiş ırkçı unsura en iyi örneklerden birisi, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve süresince Almanya’da hakim olan Nazi milliyetçiliğidir. İkincisi ise etnik milliyetçiliktir. Özelikle Fransız İhtilalinden sonra yükselişe geçen etnik milliyetçilik, devletlerarası ayrılıkçı hareketlerle vuku bulmuştur. Bu hareketler ulus devletlerin ortaya çıkmasını hızlandırırken etnik kimliğin de sosyolojik fenomen olarak önemini koruduğunu göstermektedir. Dünya üzerindeki mikro ve makro milliyetçiliklerin temelinde etniğin önemli bir unsur olduğunu düşünmemek mümkün değildir. Nitekim ilkçi kuramcıların en temel görüşleri bu yöndedir. Etnik milliyetçilik Etnik milliyetçilik, milli kimliği oluşturan, kültür, tarih gibi hâkim kültür unsurların oluşturduğu milli biz şuuru yerine; boy, aşiret, kabile, mezhep ve etniklik gibi dar kapsamlı biz şuurunu benimseyen etnosentrik nasyonalizm görüşüdür. Etnik gruplar, milliyetçiliğin temelini oluşturan hâkim kültürü reddederek etnik kimliği salt üstün kabul ederek bu doğrultuda siyasi ve sosyal ortam oluşturur. Mikro etnik kimliklerin isyanı ve ırkçı milliyetçilikleri hakim olan etnik kimliğe karşı baş kaldırışı, etniğin marjinalleştirmesi sonucudur. Merkezi rejimden başkalaşan azınlık etnik gruplar, ya asimile olurlar ya da kendi milletlerini oluştururlar. Her ne kadar genel anlamda karşılaşılan durum asimilasyon olsa da bu bağlamda bölücü talepler ve etnik terörizm de ortaya çıkabilmektedir. (Oyman, 2016: s.18).

Irkçılığın gelişebilmesi için öncelikle bir ırk kavramı olmalıdır. Irk genetik bir kategori olarak tanımlanır. Antropolojinin bu günkü verileri insanları ırklara ayırmayı olanaksız kılsa da Antik çağlardan başlayarak insanlar kendilerini ve kendinden olmayanları ayırt etme ihtiyacı duyarlar. İnsanları ırklara ayırmada kullanılan en yaygın, en eski ve en kolay yol doğrudan gözlemleme imkanına sahip olunan fiziksel özelliklere dayalı gruplamadır. Fiziksel özelliklere göre gruplamada en sık başvurulan yol ise ten rengidir. İnsanlar ten renklerine göre beyaz, sarı, kırmızı ve siyah olarak dört gruba ayrılırlar. Ten renginin yanı sıra yüz tipleri, çene kemiği yapısı, kan ve RH faktörü de gruplamada kullanılır. "Irklardan kimisi üstün kimisi ise aşağıdır. Kan bağına dayanan sınıflandırma ise köleci toplum evresinde aristokrat kesim tarafından kendi ayrıcalıklarını koruma adına geliştirilir. 19. yüzyılda ise bu sınıflama biçimlerine kafatası biçimine göre sınıflamada eklenir (Yavuzcan, 2007: s.15).

Milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki temel fark, birinde doğuştan gelen genetik ve fiziksel özellikleri nedeniyle dışlanırken diğerinde bir toplumun kendi değerlerine ve menfaatlerine sahip çıkmasıdır. 

Kaynaklar:
Çökerdenoğlu, R. Topçu. (2015). Küreselleşme Ve Türk Milliyetçiliği; Milliyetçiliğin Medyada İşlenişi.   Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Marmara Üniversitesi
Oyman, N. (2016) . Irk Etnisite ve Din Van Örneği.   Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kahramanmaraş : Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi
Çoban Keneş, H. (T.y.) . Irkçı-Ayrımcı Söylemlerin Kurucu Öğeleri Olarak İnkâr Stratejileri. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara : Ankara Üniversitesi
Yavuzcan, C. İ. (2007) . Yazılı Basında 2005 Paris Olaylarının Haber Analizleri. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kocaeli : Kocaeli Üniversitesi

12 Temmuz 2017 Çarşamba

ÇOCUKLARA KAN BAĞIŞINI ÇİZGİ FİLMLERLE ÖĞRETELİM!

Kan bağışının önemi her geçen gün artıyor. Bağışlanan her kan bir hayata dokunuyor. Bunun bilincini de çocukluk çağından itibaren başlatmak için çizgi filmlerle anlatmak mümkün. Türk Kızılayı da bu nedenle çizgi film serileri hazırlamış.

Animasyon çizgi filmler içerisinde  'Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler', 'Keloğlan', 'Deli Dumrul', 'Alaaddin'in Sihirli Lambası' var. Tabii senaryoları daha farklı olabilirdi. Çünkü, çizgi filmlerde çocuklara şiddet içerikli öğelerin sunulması kısmı olmamış. Özellikle 'Deli Dumrul' masalı, her işini şiddetle çözen bir kahramanın sunulması yerine, daha farklı hazırlanabilirdi.

Görsel Medyanın Çocuk Sağlığına Etkileri başlıklı makalede de değinildiği gibi: “Amerika'da 1937-1999 arasında yapılmış çizgi filmlerin tümünde şiddet öğesine yer verilmiş ve bu oran yıllar içinde de artış göstermiştir. Bazen medya haksızlığa karşı duran kahramanlar  aracılığıyla şiddeti haklıymış gibi sunmaktadır. Şiddete maruz kalma süresi uzadıkça bir hedefe ulaşmada ya da bir sorunu çözmede şiddete başvurmak giderek daha çok kabul gören bir davranış durumuna gelmektedir.” *


Çocuklara güzel alışkanlıklar edindirmek isterken, yanlış davranışları da vurgulamamak gerekir. Keşke bu güzel çalışmalara farklı yaklaşılsaydı. Bu nedenle en masum olanları bloğuma ekliyorum, keyifli seyirler diliyorum.





4 Temmuz 2017 Salı

BİLİM HABERLERİ NEDEN ANLAŞILMIYOR?

Medyada, “bilim insanları tarafından yapılan araştırmalara göre” şeklinde gördüğünüz haber kalıplarına daha farklı bir gözle bakmak ister misiniz? Bilimsel araştırmaların yer aldığı haberlere güveniyor musunuz? Aslında nitelikli gazetecilerin yaptığı bilimsel haberler ufkumuzu açıp, geleceğe dair bakış açımızı geliştirir. Yani doğru ellerde yapılmış haberler insanları her anlamda geliştirirken, hatalı içeriklerle hazırlanmış boş haberler hem zaman kaybıdır hem de toplumu cahilleştirir. 

“Bu bilimsel çalışmalarda da ne dendiği belli olmuyor” düşüncesi içinde olan bazı gazetecilerin de olduğunu bilmenizi isterim. Oysa bu medya mensuplarının bile bilmediği bir nokta var, “bilimsel çalışmaların niteliklerini sorgulamak.” 

Bilim ve sağlık haberciliğinde uzmanlaşma desteklenmediği için, maalesef bilim dünyasının incelikleri bilinmiyor. Durum böyle olunca da, gazeteciler bilim insanlarının söylediklerini teyit etmeden habere çevirebiliyorlar. Değişen koşullar, zamanla yarışan gazeteciler, imkanların kısıtlanması ve uzmanlaşamayan medya, bilgi kirliliğini önleme görevi olan süzgeç vazifesini yerine getiremiyor. Bu nedenle şu anda üzerinde durulmayan ancak, güvenilir, nitelikli ve gerçek bilgilere ulaşmak ilerleyen yıllarda daha da kıymetli olacak. 
Günümüzde önemi anlaşılmayan bu durum, zamanı geldiğinde yerini nitelikli gazetecilere bırakacak. Çünkü, dünya bu yönde ilerliyor, zamanla Türkiye’de buna uyum sağlamak durumunda kalacak.  Haber sütunlarını laf salatasıyla geçiştirmeye çalışan laf cambazları, gerçek olsun ya da olmasın, yalnızca sansasyonel haber peşinde koşan hızlı muhabirlerin dönemi yakında bitecek. 

Son dönemlerde iki günlük, seminerlerle kendini uzman ilan eden kişilerin aslında medyada yer almaması gerektiğini hatta medya okuryazarlığı eğitimi olmayan gazetecilerin bu ince ayrımları yapmaları zorunlu hale gelecek. Çünkü, insanlar bilgi yoğunluğundan sıkılacak ve süzgeç görevi gören yayınları takip edecek. Çağımız, bilgi fazlalığı nedeniyle kaliteli içeriğe uğraşmadan ulaşmayı isteyen bir hale dönüşecek. Bu nedenle titizlikle yapılmış araştırmalar, yalın bir üslup ve toplumu aydınlatacak şekilde haberler hazırlanacak.    

Wolf Schneider ve Paul-Josef Raue’nin “Gazetecinin El Kitabı”ında söyledikleri şu sınıflandırma haberlerin ele alınışında gerçekten önem taşıyor: Gazeteci sıfatını hak etmiş olanlar arasında da kaygılanmamıza neden olan dört etkinlik türüne rastlamaktayız. 
1. Curcuna Haberciliği: Genelde  sayısal verilerin yayınlandığı, abartışı başlıklar, magazinleştirilmiş konular . 
2. Boş Habercilik:  Gereksiz bilgilerle, ümitsizlik içeren anketler ve infografiklerden elde edilen verilerin yayınlanması. 
3. Fosilleşmiş Habercilik: Dünden kalma bir yöntem olan ve zor zamanlar için bir kenara atılmış bayat haberler. 
4. Misyonerlik Haberciliği: Belli bir partinin görüşünü benimseyip bunu yayan haberler yapılması olarak tanımlanıyor. 

Halkın bilimsel içerikli haberleri doğru şekilde alabilmeleri, çok önem taşıyor. Bilim İletişimi alanında çalışmalar yapan Prof. Dr. Çiler Dursun’un verdiği bir örnek bu konuda gerçekten çok çarpıcı: “Halkın Bilimi Kavraması (PUS), konusundaki hükümet çalışmaları ve açıklamaları, popüler bilim denen olgunun gelişmesinde varılan bir başka önemli aşamayı temsil etmektedir. İngiltere’de Oxford Üniversitesi ile Londra Imperial College’da halkın bilimi anlaması konusuna ayrılmış iki kürsü açılmıştır.” 

Yani yurt dışında halkın bilimi anlaması için özel olarak kürsüler açılıyor. Bilim okuryazarlığı konusu resmiyet kazanıyor. Ülkemizde de böyle çalışmaların yapılmasını bekliyorum. Çünkü, anlaşılmayan konular insanları korkutup, kaçırır. Eğer anlarlarsa, sever ve ilgi gösterirler sonrasında da araştırmalar başlar ve üreten bir topluma dönüşürüz. 

Bilimsel çalışmaların medyada yer alırken özellikle dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de bilim insanlarıdır. Bu nedenle medyada gördüğümüz bilim insanlarının nasıl araştırmalar yaptığını anlamamız gerekir. Prof. Dr. Erhan Erkut’un dediği gibi; “Yayın sayısı bir akademisyenin akademik çıktısını ölçer, atıf sayısı ise bu çıktının akademik dünyada yarattığı etkiyi ölçer. " 

İşte bu iki değeri en kapsamlı şekilde ölçen yönteme ise H-endeksi deniyor. "H‐endeksinin yüksek olabilmesi için, bir akademisyenin hem çok sayıda makale yayınlaması, hem de yayınlarına çok sayıda atıf alması gerekir" diyen Prof. Dr. Erhan Erkut, “Türkiye'deki öğretim üyesi sayısı 2012 yılında 55,965 iken, 2015 yılında yüzde 33 artarak 74,506’ya çıkmıştır.” diyor. 

 H-endeksi, Web of Science (Thomson Reuters), Scopus (Elsevier)  ve Google Scholar (Google) gibi veri tabanları tarafından hesaplanıyor. 

Yakında adını sıkça duyacağımız Altmetric ile bu sistemin değişeceğini söyleyen Prof. Dr. Metin Akgün ise şunları söylüyor:  “Altmetric’te yapılan çalışmaların gazetelerde, sosyal medyada ve özellikle profesyonel platformlarda Mendeley gibi ne kadar bahsedildiği, bloglarda yer verilip verilmediği gibi birçok faktör göz önüne alınarak değerlendiriliyor. Yayının eş zamanlı çıkan yayınlar arasındaki yeri, kendi alanındaki değeri ile ilgili etki değerleri hesaplanıyor.”

Bilim dünyasında olan gelişmeleri, nitelikli çalışmaların değer bulup haber yapılarak topluma taşınması çok önem taşıyor. Bu nedenle habercilik anlayışı, basın bültenlerinden oluşan, basma kalıp şekillerden çıkmalı. Gazetecilerin görevi ile ilgili Johannes Gross, şunları söylüyor: “Gazetecinin görevi, kanaatleri pazarlamak ya da inançlar uğruna kargaşa yaratmak değildir; onun görevi haberi formüle etmek ve araştırma yapmaktır. Gazetecilik etiki, bir hizmet ahlakıdır.” 

Toplumu geliştiren bilim haberlerinin artması için, gazetecilerin çalışma koşulları düzeltilmesi başta olmak üzere gelişmeleri için destek verilmelidir. Yani bilimsel içeriğin doğru şekilde halka aktarılması için öncelikle medyada uzmanlaşma desteklenmelidir. 

https://metinakgun.wordpress.com/2017/01/02/bilimsel-degerlendirme-olcutu-olarak-h-indeks/ 
http://erhanerkut.com/wp-content/uploads/2017/06/H-Endeksi-2017.pdf 

28 Nisan 2017 Cuma

RAKİPLERİYLE DEĞİL KENDİYLE YARIŞIYOR

20 yıllık iş tecrübesiyle birçok yeniliğe imza atan Siemens Healthineers Türkiye Genel Müdürü Şevket On, sağlık sektöründe insanların hayat kalitelerini artırmayı hedefliyor. 

1997 yılında bilgisayar sistemleri mühendisi olarak Siemens’te işe başlayan Şevket On, pek çok farklı konumda görev aldıktan sonra ülke lideri oldu.

Profesyonel hayatındaki en büyük hedefi, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. kuruluş yıldönümünde Türk sağlık sistemine sunduğu hizmetlerle 300 bin kişinin hayatına ulaşmak.

“’Rekabette rakipleri düşünmek yerine, önümdeki işi nasıl daha iyi yaparım’ diye düşünmenin her zaman daha iyi sonuçlar ürettiğine inanırım” diyen Siemens Healthineers Türkiye Genel Müdürü Şevket On ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
Profesyonel hayatımdan çok kısaca bahsetmek gerekirse, İzmir Atatürk Lisesi’ni ve ODTÜ Elektronik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü’nü bitirdim. Lisans eğitimimin ardından burs aldığım TRT’de çalışmaya başlayarak iş hayatına adım attım. TRT’nin yeniden yapılanma sürecinden geçtiği o dönemde çok heyecan verici projelere katkı sağlama ve ilk yurtdışı deneyimlerimi kazanma şansı buldum. İlk birkaç yılın ardından bir yandan TRT’de çalışırken bir yandan da ODTÜ’de MBA’imi tamamladım.

İş hayatımın ikinci dönüm noktası ise 1997’de Siemens A.Ş. Sağlık Bölümü’nde işe başlamam oldu. Böylece şirketin önce mühendislik, sonra satış ve pazarlama bölümlerinde sürecek yolculuğum başladı. Son olarak, Siemens’in tüm dünyada sağlık bölümünü ayrı bir şirket olarak yapılandırmaya karar vermesini takiben Türkiye’deki şirketin kuruluş aşamalarını tamamlayarak, son iki yıldır Siemens Healthineers Türkiye Genel Müdürlüğü ve ayrıca Siemens Türkiye'de de İcra Kurulu üyeliği görevlerini yürütüyorum.

Özel hayatıma gelince, yine bir İzmirli olan eşimle ODTÜ’de MBA yaparken tanıştık. Ardından 1996 yılında evlendik; hayatı onlarsız düşünemediğim, bir kız, bir de erkek olmak üzere iki çocuğumuz var.

Nasıl fark yaratırsınız?
Bence en önemli konu otantik ve samimi olabilmek. Gerek iş hayatındaki ilişkilerde gerekse özel hayatta kendin olabilmek, düşüncelerini ve kendini olduğu gibi ifade etmek, yapay olmamak başlı başına bir fark yaratıyor.

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Yenilgiler hayatın bir parçası ve öğrenme fırsatları. Sonunda önemli olan, en kısa zamanda tekrar ayağa kalkmak ve olumsuz sonuca yol açan kök nedenleri doğru analiz etmektir.

Sizin için para nedir? 
Parayı, ihtiyaçlarımızın karşılanması için gerekli bir araç olarak değerlendiriyorum. Ne daha fazlası ne de daha azı...

Kendinize hedef koydunuz mu? 
Sağlık alanında çalışmak insana olağanüstü bir tatmin duygusu veriyor. Yaptığınız her doğru iş, insan hayatının kalitesini arttırmaya doğrudan etki yapıyor. Benim hedefim de Türkiye’de iyileşmesine katkıda bulunduğumuz insan hayatı sayısını mümkün olduğu kadar arttırmak. 

Bugünlerde her gün yaklaşık 200 bin kişinin hayatını, Türk sağlık sistemine sunduğumuz sistem ve testler ile etkiliyoruz. Profesyonel hayatta şu andaki en büyük hedefim, bu sayıyı Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. kuruluş yıldönümünde 300 bin kişiye çıkarmak.

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Çok basit: Zaman planımı kendim yaparım, planımı yaparken de önem verdiğim ve yapmaktan keyif aldığım her şeye, birlikte olmaktan mutlu olduğum herkese yeterli zaman ayırmaya özen gösteririm.


Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz? 
Rekabeti ülkemize ve toplumumuza daha iyisini vermek için gerekli görüyorum. Önemli olan, eşit şartlarda ve adil rekabetin sağlanmasıdır. Rekabette rakipleri düşünmek yerine, önümdeki işi nasıl daha iyi yaparım diye düşünmenin her zaman daha iyi sonuçlar ürettiğine inanırım.

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz? 
Spor benim hayatımdaki en önemli desteklerden birisi. Seyahatte olayım olmayayım, her gün en az 4 km koşarım. Eğer benim için yeni bir yerdeysem özellikle dışarda koşmaya çalışırım. Hafta sonlarında ise çocuklar ile yapmaya çalıştığımız basketbol maçları hayatta en keyif aldığım anlardan.

Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Kaybetmeyi de kazanmak kadar olgunlukla karşılarım. Yenilgiler de zaferler de hayatın kaçınılmazları. Önemli olan, kazanmak için en iyisini, elinizden gelenin en iyisini ortaya koyup koymadığınızdır. 

Yenilgiden sonra bunu değerlendiririm; elimden gelenin en iyisini yaptım mı, neyi daha iyi yapabilirdim ya da bugün olsa nasıl hareket ederdim, ona bakarım. Bunu yaptıktan sonra da o olayı arkamda bırakırım, beni daha fazla meşgul etmesine izin vermem.

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Kaybetmek tabii ki kazanmanın yerine geçmiyor ve bazı önemli projeler olumsuz sonuçlandığında kısa süreli de olsa bir tatminsizlik duygusu yaşıyorum. 

26 Nisan 2017 Çarşamba

ÖRNEK HEMŞİRE HASTALARA ŞİFA DAĞITIYOR

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2015 yılı verilerine göre, Türkiye genelinde hemşire başına 515 kişi düşüyor. Yıllara göre kişi sayısı azalsa da sistemde yaşanan sorunlar çözüm bekliyor. Sağlık hizmetlerinde tedavi başarı oranlarında anahtar rol oynayan hemşireler, birçok hayata dokunuyor.  

Hastalara ve hasta yakınlarına yaklaşımı ile Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde sevilen ve örnek alınan Merve Hemşire, empati kurarak hastalara müdahale ettiğini söylüyor.   

Mesleğin toplum tarafından “doktor yardımcısı” algısının düzeltilmesi için yazılı ve görsel basında hemşirenin sağlık ekibinin bir üyesi olduğunun vurgulanması gerektiğini söyleyen Merve Arslan ile hemşirelerin mesleki sorumlulukları ve sorunlarını konuştuk. 

İdeal hemşire sizce nasıl olmalıdır?
Bence ideal hemşire; hasta ve hasta yakınlarıyla sağlıklı iletişim kurabilen, hastaların yaşam kalitesini arttırılmasında kendini hastanın tedavisine odaklayabilendir. Alanında kendini sürekli geliştirirken kazandığı bilgi ve deneyimlerini uygulamaya yansıtabilen, ekibiyle iş birliği içinde çözüm odaklı çalışabilen ve en önemlisi de daima güler yüzlü olması gereken bir sağlık çalışanı olmalıdır.

Hemşireler hasta ve hasta yakınlarıyla iletişimde nelere dikkat etmelidir?
Öncelikle bir hemşire hasta ve hasta yakınlarıyla iletişimde anahtar konumunda olmalıdır. Hastanın kendini rahat ifade edebileceği ortam koşullarını sağlamalıdır. Hasta ve hasta yakınlarına karşı empati kurmalı ve kullandığı ifadelerde anlaşılabilir olmaya dikkat etmelidir.

Hemşirelerin yaşadığı sorunlar nelerdir?
Her meslek hayatında çeşitli sorunlar olduğu gibi hemşirelik mesleğinde de bazı sorunlarla karşılaşılmaktadır. İş yükünün fazla olması, çalışma saatlerinin uzun olması, nöbet usulü çalışma sistemi, risk faktörünün yüksek düzeyde olduğu çalışma ortamı ve mesleğin toplum tarafından doğru algılanamaması gibi sorunlar baş göstermektedir. 

Sizce hemşirelik alanında neler geliştirilmeli?
Mesleki statünün güçlenmesi için toplumun kaliteli hemşirelik bakımını talep etmesi, bakım ihtiyaçlarını sadece hemşirelerden karşılayabileceğini bilmesi gerekir. Mesleğin toplum tarafından “doktor yardımcısı” algısını düzeltmek için yazılı ve görsel basında hemşirenin sağlık ekibinin bir üyesi olduğu vurgulanmalıdır.

Sağlıkta şiddet konusunda sizce ne gibi önlemler alınmalıdır?
Öncelikle bu gibi olumsuz durumlara karşı verilen yaptırımların caydırıcı olması gerekmektedir. Hasta ve hasta yakınlarının haklarının yanı sıra sağlık çalışanlarının da haklarının gözetilmesi gerekmektedir. Şiddete maruz kalan sağlık personelini korumaya yönelik acil durum planları yapılmalı ve personeller şiddet konusunda eğitime tabi tutulmalıdır. Ayrıca, bana göre en önemli alınması gereken tedbirden biri de şiddete maruz kalan sağlık çalışanlarının hangi yönde ve hangi nedenlerden dolayı şiddet gördüğünün tespit edilmesi ve bununla ilgili çalışmalar yapılarak bir sonraki şiddet olaylarının önüne geçilmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum.

25 Nisan 2017 Salı

ENGELLİ İSTİHDAMINDAKİ ENGELLER KALKIYOR

Türkiye nüfusunun yüzde 12'sinin engelli olduğunu, bunun da 9.6 milyon kişiye karşılık geldiğini belirten Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hülya Kayıhan, hedeflerinin engellileri istihdamda ihtiyaç duyulan personellere dönüştürmek olduğunu söyledi. 

Kayıhan, “Cezalar ve kotalar nedeniyle engelliler zorunlu olarak işe alınıyor, sonra da işyeri uygun olmadığı için ya da işe yaramayacakları  düşünülerek, ‘Evinden çıkma, maaşını ödeyelim' deniyor. Biz şimdi engelliyi ve işyerini inceleyeceğiz. İşyerinde de küçük değişiklikler yaparak uygun çalışma ortamı sağlayacağız” dedi.

AB desteğiyle yürütülen Engelli Bireylerin İstihdam Edilebilirliğinin Artırılması için Teknik Yardım Projesi ile Türkiye'de ilk kez engellilere iş hayatlarında psikolojik ve fizyolojik destek sağlanacak. Uluslararası Mesleki Rehabilitasyon Sempozyumu,  kamu ve özel sektör temsilcilerinin katılımı ile Antalya'da gerçekleştirildi. 

Türkiye'nin engelli istihdamındaki en önemli sorun
Mesleki Rehabilitasyon Merkezi’nin yurt dışında pek çok ülkede olduğunu ve diğer ülkelerdeki farklı mesleki rehabilitasyon merkezlerine ziyaretler aracılığıyla bu merkezin içeriğinin oluşturulduğunu dile getiren Kayıhan, Türkiye'nin engelli istihdamındaki en önemli sorunlarının çözümü için büyük adım atıldığını belirtti.  Rehabilitasyon merkezlerinde engellilerin kol ve zihin kasları çalışacakları işe uygun olarak güçlendirileceğini söyleyen Kayıhan, iş yerlerinde engellilere en uygun iş belirleneceğini, bu sayede üretim ve verimlilik sorununun ortadan kalkacağını dile getirdi.  

Engellilere balık tutmasını öğretecekler
Türkiye'de engelli istihdamı için kamu ve özel sektörde kotalar ayrıldığını kaydeden Kayıhan, ancak engellilerin işe önceden hazırlanmaması, fiziki ve psikolojik yönden güçlendirilmemeleri nedeniyle istihdam edilemediklerini, çalışanlardan ise verim alınamadığını söyledi. Türkiye'de ilk kez uygulayacakları yeni yöntemle engellilere sıkça kullanılan bir deyimdeki gibi “balık vermeyip, balık tutmalarını” öğreteceklerini belirten Kayıhan, şunları söyledi: “Engellilere çalışacakları iş ve meslekle ilgili ihtiyaç duyacakları fiziki gücü kazandıracağız. Örneğin seramik işi yapan engellinin güçlü kol kasına ve hafızaya ihtiyacı var. Merkezimizde teknik personelle bu donanımı sağlayacağız. Sonuçta verim artacak, patronlar için de ihtiyaç duyulan personele dönüşecek.” 

Engelli istihdamındaki önemli sorun
Projenin, engellilerin çalışma kapasitesini, öz yönetim ve toplumsal katılım becerilerini geliştirerek istihdam edilebilirliklerini artırmaya katkıda bulunmayı amaçladığını kaydeden Kayıhan, "Türkiye'de pek çok engelli çalışma kapasitesi olmadığı için değil bunları ortaya çıkarma konusunda gerekli öz yönetim becerilerini yeterince kullanamadığı için istihdamda sorun yaşıyor" diye konuştu.


24 Nisan 2017 Pazartesi

İLK 1000 GÜN HAYATIMIZI ŞEKİLLENDİRİYOR

İnsan yaşamında ilk 1000 günün önemine dikkat çekmek ve bu hayati konuda çok daha bilinçli bir toplum yaratmak amacıyla her yıl Nisan ayında gerçekleştirilen “Geleceğin Ayak İzleri – İlk 1000 Gün Zirvesi”nin 2’ncisi düzenlendi. Yoğun katılımla gerçekleşen zirvede, uzman konuşmacıların katılımıyla aşıların değeri, önemi ve aşı takvimi, anne sütünün önemi ve ek gıdalara geçiş süreci, anne bebek beslenmesi, bebek bakımı ve hijyen, ebeveynlerin fiziksel ve ruhsal sağlığı konularını ele alan geniş bir perspektifle anne ve bebek sağlığı mercek altına alındı.

Sosyal medyada 3 milyon etkileşim gerçekleştiren zirve, online canlı yayında 15bini aşkın kişi tarafından izlendi. Zirve Başkanı Şebnem Öğredik Çavuşoğlu, sorularımı yanıtladı.

İnsan yaşamında ilk 1000 günün önemi nedir?
Hamileliğin ilk gününden bebeğin 2 yaşına kadar olan dönemine “ilk 1000 gün” diyoruz. İlk 1000 günde bebekler hiçbir dönemde olmadığı kadar hızlı büyür ve zihinsel kapasitelerinin önemli bir kısmına ulaşır.  Hayatın ilk 1000 gününde, uzun dönemde çocuğun hatta erişkinin sağlığını etkileyen bazı durumları engellemek veya azaltmak mümkündür. Bu dönemde gebelik ve doğum sonrası bebeğin beslenmesi, bebeğin fiziksel, ruhsal, zihinsel ve motor gelişimi çok önemli. İlk 1000 Gün konusunda özellikle ebeveynlerin son derece bilinçli ve duyarlı olması gerekiyor. Çünkü İlk 1000 gün birçok bakımdan hayati önem taşıyor.

Mottomuz ‘gelecekten sorumluyum’. İnsan hayatının İlk 1000 gününde fayda yaratmayı misyon edinmiş olan, ulaşabildiğimiz, bize ulaşabilen her markayı, kurumu ve kuruluşu İlk 1000 Gün Zirvesi ile buluşturabilmek ve her geçen gün bu proje ile sesimizi daha çok kişiye duyurmak ve daha fazla yaşama dokunmak için çıktığımız bu yolda, amacımız İlk 1000 gün kavramının toplumsal olarak benimsenmesi. Çünkü inanıyoruz ki, daha güzel yarınlar ve sürdürülebilir sağlıklı bir gelecek için öncelikle insan hayatının bu döneminde bir bebeğin yaşamına dokunan herkesin üzerine düşen bir sorumluluğu var. Sağlıklı nesillerin geleceği için ben ‘gelecekten sorumluyum’. Hepimiz sorumluyuz.

Toplumumuzun mental ve bedensel refahı yüksek bireylerden oluşumuna katkıda bulunmak adına yola çıktığımız Gelecekten Sorumluyum Platformu olarak, çalışmalarımızı bu yönde sürdürürken, toplumun bu ihtiyacını farkeden gelecek vizyonu ve toplumsal sorumluluğu olan kişilerin, markaların, kurum ve sivil toplum kuruluşlarının ortaya koyduğu projelerin ve ayırdığı kaynakların çok ciddi bir potansiyel olduğunu keşfettik. En iyiyi ortaya koymak için bu platformda dünyadaki örneklerinden ilham aldık ve global markalar, vizyoner kişiler ve sosyal değişim bilinci olan kurumların katkılarını önemsedik ve önemsemeye devam edeceğiz.

Neden böyle bir toplantı yapıyorsunuz?
Anne olduğum ilk günden itibaren, farkında olduğum ve içimde burukluk yaratan en önemli şey, kendi küçük dünyam dışında, dokunamadığım yerlerde bir şeylerin hep ters gidiyor olduğuydu. Görmezden gelmek, şikayet etmek, bir şeyler yapmaktan vazgeçmek ya da kabullenmek yerine, bir deniz yıldızı yaratmak ve bu deniz yıldızını denize kavuşturmak gerekliliğinin benim için bir sorumluluk olduğunu ve bu sorumluluğu hayata geçirmek için derin bir tutku duyduğumu fark ettim.

Geleceğin Ayak İzleri - İlk 1000 Zirvesi böyle bir sorumluluğun tutkuya dönüşme hali aslında. Kendi iç yolculuğumda bunun yaşam amacım olduğunu keşfetmem, bu keşfimi projelendirmem ve bu projeyi hayata geçirmemle doğdu. Bir anne olarak kendi çocuğum için en iyisini düşünür, planlar ve hayata geçirirken, kızım Alara dışında dokunabildiğim her çocuğun hayatını değiştirmek için “İlk 1000 Gün”de yaşadığı her şeyin sonraki yaşantısında etkisi olduğunu ebeveynlere, günde birden fazla bebeğe ulaşan profesyonellere ve aslında toplumun tümüne anlatarak yola çıkmaya karar verdim.

Zirveyi annelere annelik serüveninde yalnız olmadıklarını hissettirmek ve daha bilinçli bir annelik dönemi yaşamalarına destek olmak. Alanında uzman kişilerden öğrenilmesi gereken bilgilerle, bireylerin ilk 1000 günü daha güvenli yaşamalarına olanak sağlamak. Ebeveynler, uzmanlar, markalar, kurumlar ve sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirerek ilk 1000 gün dönemindeki anne ve bebek sağlığına dikkat çekmek. İlk 1000 günün önemi hakkında farkındalık yaratan kişi ve kurumları ödüllendirmek amacıyla düzenliyoruz.

Kimler katılıyor?
İlk 1000 Gün Zirvesi ebevenyler, meslekleri gereği anne ve bebeklerle ilgilenen profesyoneller, sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri, etkileşimi yüksek sosyal medya kullanıcıları ve medya mensuplarına yönelik bilgilendirme amaçlı bir sosyal sorumluluk projesi olarak hayata geçiriliyor. Zirvenin katılımcılarını da bu kesimler oluşturuyor.

Konuşmaları ve konuları neye göre belirliyorsunuz? Her yılın farklı konsepti var mı?
İçeriği her yıl daha geliştirerek ve zenginleştirerek oluşturuyoruz. Bu yılki zirvemizde uzman konuşmacıların katılımıyla aşıların değeri, önemi ve aşı takvimi, anne sütünün önemi ve ek gıdalara geçiş süreci, anne bebek beslenmesi, bebek bakımı ve hijyen, ebeveynlerin fiziksel ve ruhsal sağlığı konularını ele alan geniş bir perspektifle anne ve bebek sağlığı mercek altına alındı.

Toplantıda aşılar ve anne bebek beslenmesi ile ilgili özellikle dikkat çektiğiniz noktalar nelerdir?
Bu önemli konular hakkında uzmanların katılımıyla bilimsel oturumlar, paneller düzenledik. Uzmanlarımız program akışı içinde gün boyunca sunumlarını gerçekleştirerek bilgilendirme yaptılar.


23 Nisan 2017 Pazar

HABERLERİ “TEYİT” EDİN

Türkiye, haberi internet üzerinden alan ülkeler sıralamasında ikinci sırada yer alıyor. İnternetin bilgi çöplüğüne dönüştüğü günümüzde okuduğunuz haberlerin doğruluğundan emin olmadan hayatınıza uygulamayın ve paylaşmayın. 

Gazeteci Mehmet Atakan Foça’nın öncülüğünde kurulan teyit.org sitesi, eleştirel düşünceyi yaymayı ve Türkiye’deki yalan haber sorununu çözmeye bir katkı sağlamayı hedefliyor. 

Öncelikli olarak yanlış haber yayılımını engelleyerek sosyal medya kullanıcılarının doğru bilgiye erişimini sağlayan Teyit.org ekibi ile çalışmaları ve hedeflerini konuştuk.  

Teyit.org nedir?
Teyit.org, haber kaynağı olarak interneti kullanan kişilerin, doğru bilgiye ulaşmasını sağlamak için kurulmuş bir platform. Sosyal medyayı tarıyor ve şüpheli gördüğümüz haberlerin doğruluğunu, yanlışlığını tespit etmeye çalışıyoruz. Mehmet Atakan Foça kendi çabalarıyla iki senedir bu işi yapmaya çalışıyordu ve sonrasında bir ekip çalışmasıyla teyit.org ortaya çıktı. Yayın hayatına 26 Ekim’de başladı. Ama site için toplantılar daha öncesinde başlamıştı.

Neden kuruldu?
Sosyal medya kullanımının artmasıyla birlikte, insanlar internet üzerinden haber alma alışkanlığı da edindi. Ama bundaki en önemli neden, insanların medya kuruluşlarına duyduğu güvenin azalması oldu. 

Türkiye, haberi internet üzerinden alan ülkeler sıralamasında ikinci sırada yer alıyor. Medya kuruluşları sosyal medyanın hızına yetişmeye çalışırken okurların güvenini de yitiriyor. Ancak sosyal medyada herkes bir bilgi üretip bunu dolaşıma sokabiliyor. Bu yüzden de yanlış ya da yalan haber de çok fazla yayılabiliyor. Bunların bir kısmı bilinçli ve propaganda amaçlı olurken bazıları bilinçsiz bir şekilde yayılan haberler ve bilgiler oluyor. 

Medya kuruluşlarının ve sosyal medya kullanıcılarının bir yalanı ve yanlış bilgiyi daha fazla yaymasının önüne geçebilmek için kurulduk diyebiliriz özetle. Ama en önemlisi sosyal medya kullanıcılarının karşılarına çıkan her bilgiden şüphe etmelerini sağlamayı amaçlıyoruz. Eleştirel düşünceyi yaymak ve Türkiye’deki yalan haber sorununu çözmeye bir katkı sağlamak istiyoruz.

Haberlerin doğrulanması neyi sağlıyor?
Özellikle kriz anlarında insanlar duygusal hareket ederek haber paylaşabiliyorlar. Bu da yalanın daha çok yayılarak korku ve travmanın katlanarak artmasına neden oluyor. Bir yerde patlama yaşandığında sosyal medya kullanıcıları paylaşım yapmadan önce daha sakin kalmaları gerektiğini, bazı haberlerin yanlış olabileceğini görüyor. Bunun önemi de bir sonraki benzer kriz anında bir haberi paylaşırken yanlış olabileceğini düşünerek haberin doğrusuna ulaşmayı bekliyor diyebiliriz. 

Yanlış fotoğraf kullanımı nedeniyle masum insanların hedef gösterildiği durumlarda bu işi neden yapmamız gerektiğine olan inancımız artıyor. Ama en önemlisi yapmaya çalıştığımız iş, kutuplaşmış bir toplumda insanlara her gördüğü habere ve bilgiye inanmamasını sağlayıp bu kutuplaşmanın daha da derinleşmesini önlemeye yarıyor.

İnsanlar sizi neden takip etmeliler?
Herkesin takip ettiği, haberlerin doğruluğu için başvurduğu bir site olmak hedefimiz. Ama bizim öncelikli amacımız yanlış haber yayılımını engellemek. Sosyal medya kullanıcılarının doğru bilgiye erişimini sağlamak. Ayrıca insanları eleştirel düşünmeye, aldıkları haberleri, bilgileri, ellerine geçen belgeleri sorgulamaya yöneltmek. Yalan haberin yayılmasına dair bir kaygı taşıyan herkes bizi takip etmeli. Sitemizde yer alan “doğrula” başlığı altında da elimizden geldiğince yalan haber sorununa ilişkin yazılar, makaleler yayınlamaya ve bunların çevirisini yapmaya çalışıyoruz. Yalan haberlerin yaygınlaşmasını istemeyen, gerçekleri okumak isteyen ve medya kuruluşlarının yaptığı yanlış haberlerin gazeteciliğe verdiği zarardan rahatsızlık duyanlar bizi takip edebilirler.

Haberleri doğrularken nasıl bir yol izliyorsunuz?
Gazeteler, internet siteleri ve sosyal medyada gündeme gelmiş konuları, haberlerin taramasını yapıyoruz. Aynı zamanda okurların gönderdiği şüpheli haberler ile yaygın olarak doğru bilinen yanlışlar ve şehir efsaneleri de bu taramanın kapsama alanı içerisinde. 

WhatsApp ihbar hattımız da bulunuyor. Virallik (yaygın olma), önem ve aciliyet diye üç kriterimiz var. Önümüze gelen şüpheli haberleri bu kriterlere göre sıralıyoruz. Şüpheli haber belirlendikten sonra ilk yaptığımız haberin kaynağına ulaşmaya çalışmak. Temel gazetecilik metotlarını kullanıyoruz. Bunun yanı sıra özellikle fotoğraf ve video doğrulaması yaparken dijital araçlardan ve yazılımımızdan faydalanıyoruz. 

Yaptığımız araştırma sonucunda somut verilerle bir analiz hazırlıyoruz. Analiz, verilerin gösterdiği kadarıyla iddiayı ne kadar doğrulayıp, ne kadar yanlışlayabildiğimizi anlatan bir metin. Bu metni mümkün olduğunca basit bir dilde, edindiğimiz tüm verileri ve olguları kapsayacak şeffaflıkta yazmaya özen gösteriyoruz.

Yalan haberlerin yapılmasının nedeni ve amacı nedir?
Ülkenin içerisinde bulunduğu kutuplaşma, yalan haberlerin yayılması için çok uygun. Aslında tüm dünyada yalan haber sorunu tartışılırken toplumların kutuplaştığı dönemler örnek gösterilebilir. 

Hakikat-sonrası dönem ve yalan haber sorunu öncelikle Brexit ve ardından Trump’ın kazandığı ABD Başkanlık seçimleriyle daha çok gündeme geldi. Bazı yanlış haberler bilinçli olarak yaygınlaştırılıyor. Buradaki amaç sosyal medya kullanıcılarının duygularını harekete geçirmek ve gerçeklerden uzaklaştırarak karar alma süreçlerine de etkide bulunabilmek.

Ancak bunu her sosyal medya kullanıcısı için söylemek doğru olmaz. Sosyal medya kullanan yurttaşlar bilmeden, o durumun heyecanıyla ya da kızgınlıkla bir bilginin doğru olup olmadığından emin olmadan da yalan haber paylaşabiliyor. Bunun önüne geçmek için bir paylaşım yapmadan önce sakin olmak, bilgiyi sorgulamak ve mümkünse başka kaynaklardan da teyit etmeye çalışmak gerekiyor.

Medya kuruluşları sizce doğru haber yapmak için nasıl bir yol izlemeli?
Gazeteciliğin en temel prensiplerinden biri olan kaynağa ulaşma konusuna biraz daha dikkat edildiğinde aslında yalan ve yanlış haber konusunun büyük oranda çözülebileceğini söylemek mümkün. Çünkü yanlış haberlerin çoğu büyük medya kuruluşları tarafından da paylaşılıyor. Bunun önüne geçebilmek öncelikli bir durum. İkincisi yanıltıcı başlıklar ve içerikler yayınlayarak sosyal medya kullanıcılarını yanlış yönlendirmemeleri gerekir.

Yabancı medya kuruluşları kendi bünyelerinde fact-checking yapan ayrı birimler kurdular belki yakın bir gelecekte olmasa da Türkiye’deki medya kuruluşları da böyle bir yöntem izleyebilir ve doğru bilginin yayılması konusunda harekete geçebilirler. Kısa vadede ise doğrulama konusunda bünyesinde çalışan muhabir ve gazetecilere eğitim vermeleri bir öneri olabilir.

Sizce gazeteciler medya okuryazarlığı hakkında bilgi sahibi mi?
Büyük bir çoğunluğu iyi birer medya okuryazarı değil dersek yanlış olmaz sanıyorum ki. Bu konuda her gazetecinin ve her medya kuruluşunun eğitim alması gerekli. Belki de bu kadar yanlış bilgi yayılmasının nedenlerinden birisi de gazetecilerin iyi birer medya okuryazarı olamaması diyebiliriz.

Reyting uğruna yanlış haber yapılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Yanıltıcı ve son dakika başlıklarıyla haberlerin içeriğinden bağımsız bir şekilde sunulması en büyük sorunlarımızdan birisi. Haberin devamını okumayan birisi çoğunlukla konuyu atılan başlığıyla birlikte hatırlıyor ve bilginin yanlış yayılmasına neden oluyor. Bunlara clickbait haber deniliyor. Türkiye’de tüm haber sitelerinin bunu bir kere bile olsa yapmış olduğunu görmek mümkün. Ama herkesin zamanla yarışarak yaşadığı ve bulabildiği sınırlı zamanda sosyal medya platformlarından haber almaya çalıştığı bir ortamda bu tür başlıklar kullanıcıları yanıltıyor.

Bazen insanların hayatını riske sokacak, onları korku ve paniğe sürükleyebilecek haberlerin reyting için yapılması gazetecilik anlamında çok önemli bir etik tartışma zaten. Bu etik sorun bir de yalan haber sorunuyla birleştiğinde ciddi sorunlara neden oluyor ve insanların haber alma hakkının önüne geçilmiş oluyor. Basın ise kendi denetleme görevini unutmuş oluyor. Denetlenmesi gereken bir şeye dönüşüyor. Gazeteciliğin en temel prensiplerine geri dönmesi şu an haber okuyan kişilerin medyadan en asgari beklentisi.


13 Nisan 2017 Perşembe

UZAY AŞKI YENİLGİLERİ AŞTI

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’ne (NASA) ait Jet Propulsion Laboratory (JPL)'de derin uzay iletişimi ve astrofizik alanlarında çalışan Türk astrofizikçi Dr. Umut Yıldız, derin uzaya giden uzay araçlarının iletişimi üzerinde çalışıyor.

Herschel Uzay Gözlemevi'nde yıldız oluşum bölgelerinde su ve oksijen moleküllerinin keşfini yapan takımda yer aldı. Güneş-benzeri yıldız oluşum bölgelerinde oksijen molekülünün çok düşük miktarlarda bulunması ile ilgili olan makalesi NASA/Herschel basın bülteni olarak yayınlandı. Astrofizik alanındaki çalışmaları yıldız oluşumu, molekül astrofiziği ve astronomide büyük veri analizi ile bilgi madenciliği alanlarında devam ediyor.

Öğrencilik yıllarında başarılı olmadığı düşünülüyordu, çünkü notları çok düşüktü. Ortaokul ve lisede matematik notları sıfır ya da bir arasındaydı. Ancak çok fazla uzay ve bilim kitabı okuyordu. Lise son sınıfta, astronom olmak için üniversiteye gitmenin zorunlu olduğunu fark ettikten sonra çalışmaya başladı ve 7’nci sınıftan lise son sınıfa kadar bütün derslerin hepsini bir senede öğrendi. Hatta matematiği öğrenmeye ise toplama çıkarmadan başladığını söylüyor. 

“Yenilgi bizim ikinci adımız. Özellikle akademisyenlik içerisinde birçok gözlem projesine, fona başvuruyoruz ve reddedilen projelerimiz kazandığımız projelerden çok daha fazla. Yenilgi aslında bizim bir sonraki şeye daha güçlü hazırlanmamız için vesile oluyor” diyen ve NASA'da çalışan Türk astrofizikçi Dr. Umut Yıldız ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
1980 İstanbul doğumluyum. Babam memur olduğu için, liseyi bitirene kadar Türkiye’de birçok şehirde yaşamak ve dolayısıyla birçok okul değiştirmek zorunda kaldık. Belki bir yerde uzun süre duramamak küçüklüğümden gelen bir alışkanlık olduğu için, lisansı Ankara Üniversitesi, yüksek lisans ve doktorayı da Hollanda’da tamamladıktan sonra Los Angeles’a taşındım. Tabii aralarda İngiltere’de 3 yıl, Kanarya Adalarında da yarım seneye yakın kaldım. Ömrümün yarısı yurt dışında geçti, birçok farklı kültür ve bakış açısı kazanmama vesile oldu.


Nasıl fark yaratırsınız?
Bir işi aldığımda en iyisini yapmaya çalışıyorum. Bir söz vardır, “odadaki en iyi sizseniz, o odadan çıkın, çünkü orada öğreneceğiniz bir şey kalmamıştır” diye. Hayatımda küçük bir yerin en iyisi olmak yerine, büyük bir yerde sıradan birisi olmayı tercih ettim ve bu büyük yerde de en iyisini yapmaya çalışınca çok şey öğrendim. 

Çok zeki bir insan değilim, basit formülleri bile ezberleyemem ama çalışmayı seviyorum. Öte yandan en güzel fark yaratmak, bence illaki kişisel bir başarı ile değil de, kollektif olarak grubun başarısıyla olur. Mars’a bir robotu tek başına hazırlayıp gönderemezsiniz, ama bir grupla beraber çalışırsanız fark yaratırsınız.

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Yenilgi bizim ikinci adımız. Her an bir şeyler oluyor. Hele ki malum akademisyenlik içerisinde birçok gözlem projesine, fona başvuruyoruz ve reddedilen projelerimiz kazandığımız projelerden çok daha fazla. Ama bunu yenmenin yollarından biri, biz birçok yere aynı anda başvuruyoruz, böylece birinden ret alınca diyoruz ki, “hala umut var, bir de şu projeye başvurmuştuk, onu bekleyelim.” Bu şekilde kendimizi motive ediyoruz.

Öte yandan her reddedildiğimizde de bize bir geri bildirim geliyor, neden reddedildiğimize dair, biz de bunlardan ders çıkarıp, yeni başvurumuzu ona göre geliştirip öyle yapıyoruz. Öyle olunca, dolayısıyla yenilgi aslında bizim bir sonraki şeye daha güçlü hazırlanmamız için vesile olmuş oluyor.


Sizin için para nedir?
Parayı hep bir araç olarak düşündüm ve hiçbir zaman para peşinde koşmadım. Her ne kadar en büyük hayallerimden birisi girişimcilik olsa da sanırım paraya karşı olan ilgisizliğim buna başlamama ve başarmama engel olacak. Özellikle lisede meslek seçimlerini yapmaya başladığımızda, çevremizin genelde bize önerdiği meslekler, üniversiteyi bitirince kısa zamanda iş sahibi olup para kazanabileceğimiz meslekler oluyor. Böyle olunca birçok öğrenci, daha lisede realite ile tanışmak zorunda kalıp hayallerinden vazgeçme yoluna giriyor. Sadece öğrenciliğim sırasında pek de cebimde param olmadan 20’dan fazla ülkede yüzlerce şehir dolaştım. Eğer ki en başında parayı amaç edinseydim, bu risklere girmezdim ve bu mükemmel öğrenme ve eğlence fırsatlarını hiçbir zaman yakalayamazdım ve beni bugün çok farklı bir yere taşıyabilirdi.

Kendinize hedef koydunuz mu?
Tabii ki, hedef olmadan bir şey olmuyor. Çok klasik bir örnek vardır, “gemi yola çıkar, hedef belliyse istediğin limana gider, belli değilse herhangi bir yere gider” diye.

Hedefiniz olur ve siz de o hedefe ulaşmak için bir yol çizersiniz ve o yolda çalışırsınız. Elbette çizdiğiniz yol mükemmel değildir ve yolda birçok şeyi değiştirmeniz gerekebilir ve hatta engellenebilirsiniz. Bazı durumlarda gerçekten olmuyorsa olmuyordur, en önemlisi, “bu yolla olmuyorsa başka bir yol bulmalıyım” diye yolu güncellemek ve pes etmeden devam etmek gerekiyor.


Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Kızım doğana kadar hayatım, iş, iş, işti. Eve geldiğimde de çalışmaya devam ediyordum ve bitmeyen bir 24 saat vardı. Ama kızım ile birlikte akşamlarım çok değişti, ilk zamanlarda direniyordum, “eve gelince yine çalışayım” diye, ama bundan pes ettim. Aslında yalan söylemeyeyim, hala bu denge konusunu tam yakalayabilmiş değilim.

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Rekabetin tersi uzlaşma. Rekabet konusunun nasıl bir şey olduğunu doktora yaparken anladım ve yaşadıklarımı anlatmak isterim. Özellikle doktora yaparken, diğer bazı bilim dallarında laboratuvarlardaki arkadaşlar, yaptıkları çalışmalarını benzer işler yapan laboratuvarlardan sakladıklarını ve yayınlayana kadar kimseye söylemediklerini, konferanslarda bile gelişmelerini anlatamadıklarını söylüyorlardı ve ben bunu hiç anlamıyordum. 

Benim danışmanım gerçekten inanılmaz mükemmel bir kadındı ve birçok farklı projeyi aynı anda yönetip, herkese zaman ayırabilir ve yönetimindeki herkesin hak ettiğini alması için uğraşırdı. 

Doktoraya başladığımda Herschel Uzay Gözlemevi henüz yeni fırlatılmak üzereydi ve ben de yaklaşık 100 araştırmacının olduğu bir takıma girmiştim. Yıllar içerisinde gördüm ki, keşfedilecek o kadar çok şey var ki, rekabet ile insanların birbirlerine çelme takması yerine bu 100 kişinin ahenk içerisinde uzlaşma ile birbirlerine destek olup birçok keşfin yapıldığını gördüm. Su fılkırtan yıldızlardan, uzaydaki oksijen molekülüne kadar birçok keşfimiz oldu. O bakımdan ben elimden geldiğince uzlaşma ile bir şeyleri başarmayı daha önemsiyorum.

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Şimdi bir doktorla konuşuyorum ama gerçek şu ki aslında pek de dikkat etmiyorum. Öğrenciyken hiç dikkat etmezdim, “bir iş sahibi olunca dikkat ederim” diyordum ama demek ki bu genç yaştan kazanılması gereken bir alışkanlıkmış. Yarın dememek lazım. 

Besinler konusunda her ne kadar Türkiye’ye geldiğimde sürekli İskender salonlarından çıkmıyor gibi görünsem de özlem diyelim, şu an itibariyle nerdeyse yüzde 95 vejetaryenim. Hollanda’da haftada 1-2 kez yüzmeye giderdim, şimdi tembellik sanırım, umarım yeniden başlarım.


Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Evet, kaybetmek zorlu bir süreçtir. Ama çocukluğumdan beri uyguladığım beni ben yapan prensiplerim var, yenilgiden sonra o prensiplerimle o yenilginin prensiplerimle çakışıp çakışmadığını düşünürüm. Eğer ki prensiplerimi uyguladığımda yenildiysem bundan hatta zevk de alırım, kayıp olarak görmem. Ve yine başlarım, zaten yeniden başlamaktan başka da çare yok.

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Kaybettiğimizde elbette biz de motivasyonumuzu kaybediyoruz. Demir bir kalbimiz yok ve bundan etkileniyoruz. O an sanki kaybetmek sürekliymiş gibi geliyor insana, sanırım o an üstesinden gelmek zorunda olduğum en yoğun duygu da bunu aşmaya çalışmak oluyor. Çünkü kaybetmek sürekli değil, başka bir yol bulup devam etmek gerekiyor. Bu sırada diğer insanlarla konuşmak, paylaşmak önemli. Bu şekilde bir çıkış yolu bulmak daha kolay oluyor.

12 Nisan 2017 Çarşamba

ALZHEİMER’DA BASİT TESTLERLE ERKEN TEŞHİS MÜMKÜN

Yaşlandıkça bir miktar unutmaya başlamak normaldir ve bu her zaman bir bunama belirtisi olmayabilir. Unutkanlık şikâyetinin yaşlanmaya bağlı normal bir süreç mi, yoksa bunamanın başlangıç belirtilerinden mi olduğunu anlayabilmek için birkaç noktayı belirtmek faydalı olacak. Öncelikle kendinizde veya bir yakınınızda unutkanlık olduğunu fark ettiğinizde, mutlaka bir nöroloğa başvurmanız gerekir.

“65 yaş üzerinde her dokuz kişiden biri Alzheimer hastalığına yakalanıyor” diyen Nöroloji Uzmanı Dr. Melek Kandemir, şunları söyledi: “Başlangıç döneminde belirtiler hastanın ailesi, yakınları veya arkadaşları tarafından fark edilmeyebilir. Fakat uyarıcı nitelikte ve takip edilmesi gereken bazı belirtiler olabilir. Bunlar daha çok bellek, konuşma ve davranışlarla ilgilidir. Bunama belirtileri başladıktan sonra, bellek ve diğer beyin işlevlerindeki kayıplar zamanla daha da artacaktır.” 

Bunamaya bağlı olarak kişinin yaşamı boyunca kazanmış olduğu becerilerin kaybedilmesiyle, günlük yaşam aktivitelerinde zamanla ilerleyen bir gerileme gözlendiğini kaydeden Kandemir, “Alzheimer hastalığının erken döneminde geçmişteki olaylar ve eski anıları hatırlamakta sorun gözlenmezken, yakın zamanda olmuş şeyler anlatılan bir olay, anılar gibi  eksik hatırlanabilir. Yakınınız konuştuklarınızı hatırlayamayabilir, aynı soruları tekrarlayabilir. Hastalık konuşmayı da bozduğundan sık kullanılan kelimeleri hatırlamakta güçlük gözlenebilir” dedi. 

Medikal Stratejik Danışmanı Dr. Bikem Akten, bir örnek ile açıklayarak şu bilgileri verdi: “Mesela her zaman gittiğiniz bakkalın yolunda bir anda kaybolup nerde olduğunuzu bilememek ilk belirtilerden olabilir. Alzheimer’i erken teşhis edebilecek ve unutkanlıktan veya diğer demans hastalıklarından ayırt edebilecek kısa zihin testleri var. Fakat bu testler de doktorlar tarafından yaygın olarak kullanılmıyor. Bütün bunların üstüne, bir takım toplumsal ve kültürel inançlarımız, hastalığın aileler veya hastalar tarafından saklanmasına yol açıp, önceden teşhis edilip tedavinin başlatılmasına engel oluyor.”

Hayat nasıl güçleşiyor
Alzheimer hastalığında dikkat, konsantrasyon, bellek ve organizasyon becerilerini etkilediğinden, yine bu ilk aşamalarda hasta “fonksiyonel” denilen yemek yapma, fatura ödeme gibi rutin islerde zorlanabildiğini dile getiren Klinik Psikolog Şencan Taşkale, “Dengeli bir bütçe hesabı yapmak güçleşir. Eşya kaybetme, yerlerini karıştırma; kişi, yer ve zaman kavramlarının karıştırılması, kişi yer ve zaman kavramlarının karıştırılması gibi durumlarla karşılaşılabilir. Uğraş ve hobilere olan ilgide; TV seyretme, kitap gazete okuma, komşuya gitme gibi aktivitelerde azalma görülebilir. Eskiden çok güzel yemek yapan kişinin yaptığı yemekler lezzetsiz olabilir. Karmaşık alet kullanımında, para hesabında, bankamatikten para çekmede, fatura yatırmada güçlük olabilir. Belirtiler kötüleştikçe hasta bilindik yüzleri veya yerleri tanımakta zorlanabilir. Çabuk kaybolabilir, mutfak eşyalarını uygunsuz kullanabilir, yanlış sırada veya yer ve mevsime uymayan şekilde giyinebilir. Hastalığın bu ilk asamalar kişiden kişiye değişse de, yaklaşık 1-3  sene sürebilir” diye konuştu.


Alzheimer hastalığının iyice ilerlediğinde, bellek kaybının yanında kafa karışıklığı ve bellek kaybı gibi davranışlarda değişikliklere neden olabildiğini söyleyen Taşkale, “Tanıdık yerlerde yolunu bulmakta zorlanabilir. Duygu durumunda dalgalanmalar, muhakemede hatalar ve kişisel temizliğine dikkat etmeme gözlenebilir. Daha önceden giyimine dikkat eden birisi lekeli kıyafetler giymeye başlayabilir veya saçlarını yıkamayı unutabilir. Olmayan şeylerden bahsedebilir; onları gördüğünü, işittiğini söyleyebilir. Akrabaları dahil herkesten şüphelenmeye başlayabilir ve yakınlarını hırsızlıkla, aldatılmakla suçlayabilir. Erken evrede içe kapanma, donukluk, isteksizlik gibi ruhsal durum değişiklikleri, uykusuzluk veya tam tersi uykuya düşkünlük görülebiliyor” şeklinde konuştu. 

Hastalık en son aşamasında ilerledikçe kendilerine bakmakta güçlük yaşadıklarına dikkat çeken Kandemir, şu bilgileri verdi: “Gece-gündüz ayırımının kaybı, uzak akraba ve arkadaşları hatırlamakta güçlük, iletişim zorluğu, denge problemleri, aşırı sinirlilik, amaçsız gezinmeler ortaya çıkar. İleri evrede ise beslenmede yetersizlik, idrar ve dışkı kaçırma, hareket yeteneğinde kayıp ve yatağa bağımlılık; son dönemde de tüm hareket, konuşma ve yeme fonksiyonlarının kaybı gözlenmektedir.”

Eyvah! Annem babam Alzheimer olabilir mi?
Sevdiğiniz bir kişide böyle bir hastalık olmasını kabullenmek zordur fakat doktora götürmeyi ertelemektense, muayenesini bir an önce yaptırmanın önemli olduğunu belirten Kandemir, ayırıcı tanı yapılarak depresyon veya tiroid fonksiyon bozukluğu gibi tedavi edilebilir bir sebep olup olmadığını araştırmak gerektiğini vurguladı. Kandemir, tanı Alzheimer hastalığı ise tedaviye ne kadar erken başlanırsa o kadar çok fayda sağlanacağını belirtti.  

Alzheimer hastalığının teşhisi için bazı testler olduğunu söyleyen Akten, “Basit zihin testleri var. Bunlar doktorlar tarafından maalesef daha yaygın kullanılmalı. Mini-Cog, MMSE,  GPCOG, MoCA gibi 5 dakikadan daha az sürede bir aile doktoru tarafından uygulanabilecek zihin testleri var. Bu testler özellikle Alzheimer’ı erken ve doğru teşhis etmek amacıyla geliştirilmiş. Eğer bu testlerden herhangi birinden hasta düşük bir skor alırsa,  aile doktoru tarafından daha kapsamlı bir teşhis için nöroloji uzmanına yönlendirilebilir. Bu testlere internetten kolayca ulaşmak mümkün” dedi. 

Hastanın değerlendirmesinde, hasta yakının gözlemlediği değişiklikleri tarif etmesinin önemini vurgulayan Kandemir, “Nörolojik muayenenin ardından, hastanın bilişsel durumunu değerlendirmek için nöropsikometrik testler yapılmaktadır. Nöropsikometrik testler çeşitli test kombinasyonlarından oluşup bellek, muhakeme ve soyutlama becerisi gibi beynin farklı bölgelerinin fonksiyonlarını değerlendirmek için geliştirilmiştir” diye konuştu. 


Şimdi neler olacak?
Alzheimer hastalığının sinir hücrelerinin ölümüne sebep olduğunu dile getiren Kandemir, şunları söyledi: “Hastalık ilerledikçe beyin küçülmekte ve oluşan boşluk beyin-omurilik sıvısı tarafından dolduruluyor. Beyin görüntüleme tetkikleri (MR), bu tür belirtilere sebep olabilecek inme, tümör gibi diğer hastalıkların dışlanması ve özellikle beynin belli bölgelerinde küçülmenin görülmesi ile tanıyı desteklemek için yapılıyor.”
Akten,  ise konu hakkında şu bilgileri verdi: “Fakat MR hastalığın ilerlemiş aşamasında kullanılan bir teşhis aleti. Hastalığın belirtileri birçok insanda yaklaşık 65 yaşın üstünde başlasa da, beynimizde göremediğimiz patolojik değişimler 20 sene öncesinden başlıyor. Mesela Amiloid ve tau proteinlerinin anormal derecede depolanması gibi. Şu anda yürürlükte olan amyloid PET scan aleti ile beyindeki amiloid depolarını görmek mümkün. Aynı şekilde anormal tau proteini görmemizi sağlayacak diagnostik aletler de geliştirme aşamasında.”

Alzheimer hastalığının her kişide farklı seyrettiğini belirten Taşkale, “Bazen belirtiler çok hızlı ilerler ve bir kaç yıl içerisinde ciddi bellek kaybı ve kafa karışıklığı görülür. Bazılarındaysa kademeli olarak kötüleşme gözlenir. Hastalığın seyri 20 yıl sürebilir. Çoğu hasta tanı konulduktan sonra 3 ile 9 yıl kadar yaşıyor. Bu sürede hastanın eşlik eden yüksek tansiyon, kalp hastalığı, şeker hastalığı, inme gibi diğer hastalıkları belirleyici oluyor. Alzheimer hastalığı için şifa sağlayan ve beyindeki sinir hücrelerinin hasarını yavaşlatan bir tedavi henüz yok. Fakat hastanın mevcut becerilerini korumasını sağlayan ve hastalığın etkilerini yavaşlatan tedaviler mevcut. Eğer erken dönemde tedavi başlanırsa hasta uzun süre daha bağımsız kalabilir ve günlük işlevlerini yerine getirebilir” diye konuştu.  

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...