17 Temmuz 2017 Pazartesi

SINIRLARI AŞAN KADIN MATEMATİKÇİ

Matematiğin Nobel’i kabul edilen Fields Ödülü’nü alan ilk kadın matematikçi Maryam Mirzakhani, hayatını kaybetti. 40 yaşında meme kanseri nedeniyle hayatını kaybeden Meryem Mirzakhani'nin hastalık kemiklerine kadar yayıldığı belirtildi. (*)

Hiperbolik geometri, ergodik teori, simplektik geometri ve Teichmüller teorisi üzerinde çalışan Mirzakhani, çalışmalarında özellikle "Riemann yüzeyi" olarak adlandırılan şekilleri temel alıyordu. (*)


Matematiğin erkeklere özgü bir alan olduğu kanısını değiştiren Meryem Mirzakhani, sınırları aşarak imkansızlıklar içerisinde başarılara imza atmış.  



Meryem Mirzakhani'nin hayatı matematik alanında birçok başarıya imza atıp,32 yaşında hayatını kaybeden başka bir matematikçiyi aklıma getirdi. Sonsuzluk Teorisi (The Man Who Knew Infinity ) isimli filmde hayatı konu alınan Srinivasa Aiyangar Ramanujan’un matematik alanında ispat edilmemiş birçok formülün altına imza atar. Aynı Mirzakhani gibi genç yaşında yakalandığı verem hastalığı sebebiyle 18 ayını bir sanatoryumda geçirmek zorunda kalır. Hindistan’a döndükten bir sene sonra da hayatını kaybeder. Bu filmi izlemediyseniz mutlaka izleyin.



   



Matematik ve felsefe konularına bakışınızı değiştirecek olan Logıcomix çizgi serisini aklınızda tutun. Çocukluğundan itibaren hayatı konu alınan Prof. Bertrand Russell, kitapta mantık bilimini kullanarak birçok soruyu yanıtlamaya çalışıyor. Mantık insanlığın ebedi sorunlarına çare olabilir mi? Çocuklara nasıl bir eğitim vermeliyiz? Evlilik, âşık olmak nedir? Bizi doğrudan ilgilendirmeyen bir savaşa katılmalı mıyız? 



Kitap, ünlü İngiliz filozof Bertrand Russell’in hayat hikayesinin üzerinden felsefe, mantık, matematik ve ünlü filozofların ispatları ve paradoksları üzerine kurgulanıyor. Eğer okumadıysanız, kesinlikle okumanız gereken kitaplar listesine ekleyin. 

Dilerim yakın zamanda Meryem Mirzakhani’nin hayatını hem filmlerde hem de kitaplarda görürüz. Keşke yaşarken yapılsaydı da kendisi de görebilseydi, matematiğin kadın öncüsü…


16 Temmuz 2017 Pazar

IRKÇILIK VE MİLLİYETÇİLİK KAVRAMLARININ SOSYOLOJİK OLARAK TARİHSEL SÜREÇLERİ


"Bedenim siyah olabilir fakat ırkçılık yapanın kalbi siyahtır." 
Emmanuel Eboue

Irk; renk, boy, ses, vücut yapısı vb. gibi kalıtımla gelecek kuşaklara aktarılabilen özellikler bakımından benzeşen ve insan topluluklarının dikey olarak sınıflandırılmasına imkân veren kategoriler olarak tanımlanabilir (Demir ve Acar,1996, s.108; Çökerdenoğlu, 2015: 98). Irkçılık, en ilkel şekilde renk ırkçılığı, daha sonra da kafatası ve kan ırkçılıkları şeklinde ortaya çıkmıştır. Üstün ırk anlayışına göre, aşağılanan ırklar üstün ırka hizmet etmek ve yardımcı olmak, boyun eğmek üzere yaratılmışlardır (Giddens, 2013, s.533; Çökerdenoğlu, 2015: s.98)

Millet ise tarihi bir toprağı, ülkeyi, ortak mitleri ve tarihi belleği, kitleyi bir kamu kültürünü, ortak bir ekonomiyi, ortak yasal hak ve görevleri paylasan bir insan topluluğunun adı olarak tanımlanabilir. Milliyetçiliğin ilk olarak ortaya çıkısı ve bir akım halini alarak dünyaya yayılması Fransız ihtilali ile başlamış ve sanat, edebiyat alanlarına da sıçrayarak daha geniş kitlelere ulaşma imkanı bulmuştur. Milliyetçilik akımından etkilenen birçok etnik ulus bağımsızlığını ilan etmiş ve topraklarını genişletmek amacıyla diğer ulus devletlerle savaşmıştır (Yavuzcan, 2007: s.19). Modern dünyada Fransız ve Amerikan Devrimleriyle milletlerin gündemine girmiş olan milliyetçilik, gücünü kaybetmeden, bir şekilde yaşama olanağı bulmaktadır. 

Türk milliyetçiliği Osmanlı Devleti’nde Türklerin kurucu unsur olmasından ve Osmanlı millet sisteminde milliyetçiliğe modern anlamda yer olmamasından dolayı etkili olmamıştır. Türkiye’de ırkçılık mesafesinde varlık gösterememiş zaman zaman Batı’daki ırkçı girişimlerden etkilendiği görülmüştür. Milliyetçilik Türkiye’de Kemalist, Sosyalist, Türkçü-Turancı ve Liberal-Muhafazakâr milliyetçilikler şeklinde gruplandırılmıştır. Ancak zamanla dünyada dönüştüğü gibi Türkiye’de kapitalizme entegrasyon sürecinde milliyetçilik anlayışında değişiklik olmuştur. Fakat Türkiye’de bölücü girişimlerden ötürü, ölümlerin olması doğal olarak milliyetçiliği zinde tutmaktadır (Çökerdenoğlu, 2015: s.i).

Sosyal kavramlar üzerine ortak kanaat getirmek ve tanımlamalar yapmak bir hayli zordur. Milliyetçilikte bağlamına göre farklı tanımlamalara açık bir kavramdır. Milliyetçilik için ortak bir tanımın zorluğundan bahseden Anderson’a göre milliyetçiliğin modern mi yoksa kadim bir fenomen mi olduğunu kimse kesin olarak ispat edemez (Anderson, 2001: s.11, Der. Armağan). Milliyetin bütün milletçe müşterek ve mukarrer bir manası olmadığı için Şahsi telakkilere tabi muhtelif ve mütenakız tariflere tesadüf edebilir. Bundan dolayı milliyet ölçüsü bazılarına göre “ırk” bazılarına göre “dil”, bazılarına göre “vatan”, bazılarına göre “Turancılık”, bazılarına göre ‟Anadoluculuk” ve hatta bazılarına göre de “tabiiyet‟tir (Danişmend, 2012, s. 320, Der. Türköne). (Çökerdenoğlu, 2015, s. 78). Fransız İhtilali’yle milliyetçilik Batıda şuur kazanmış; milli birlik, vatan ve dil unsurları etrafında teşekkül eden Fransız milleti olmuştur. Ancak milli gerçeğin kıvamına gelerek bir ideal dava değerinin kazanması, Fransa’da sosyal sınırların ortadan kalmasıyla mümkün olmuştur. Fransa’da milli birliğin sağlanmasında dil etkili olurken, Alman milletinde ise soy birliği milleti birleştirme rolü üstlenmiştir. (Topçu, 2010, s.140). (Çökerdenoğlu, 2015, s. 78).

Her ne kadar ırkçı topluluklar milliyetçilikle ırkçılığın birbirine indirgenemeyeceğini ifade etseler de aslında ırk ve milliyetçilik söylemleri hiçbir zaman birbirinden çok uzak olmamıştır. Irkçılığın modern çağda milliyetçilik zemininde gelişip yayıldığı ve milliyetçiliğin ırkçılığın önemli bir şartı olduğu ifade edilmektedir. Aynı zamanda ırkçılık milliyetçiliğin dışavurumu değil onu güçlendiren bir destektir ve milliyetçilik, ırkçılığın inşası için her zaman gereklidir (Balibar vd, 2013: s.51; Oyman, 2016: s.9).

Benzer bir eklemlenmenin ırkçılık ile milliyetçilik arasında da olduğuna vurgu yapan Balibar, ırkçılığın milliyetçiliğin bir “dışavurumu” olmadığını, milliyetçiliğe eklendiğini belirtir: “Irkçılık milliyetçiliğe bir iç ektir; ona oranla her zaman aşırıdır, ama onun inşası için her zaman gereklidir ve bununla birlikte onun projesini tamamlamakta her zaman yetersiz kalır…” (Çoban Keneş, T.y.: s.74).
Kültürel ve siyasi yönü ağır basan milliyetçilik, millet veya ulusların yaşama ve gelişme ülküsünden yola çıkarak insanlığın refahını sağlayan bir görüş olduğuna inanılmaktadır. Zaman zaman ideolojiye dönüştürülen milliyetçilik kavramı daha çok, bir devlete sahip olan topluluklar için kullanılmıştır. Marx, geçmişi olan ve olmayan milletler arasına fark koyarak millet terimini, bir devlete sahip olan topluluklar için kullanmıştır. Milleti de icat eden milliyetçiliktir. Aslında bir dünya görüşü olan milliyetçilik, ilk zamanlarda bir ideoloji ve bir dil etrafında toplanmayla oluşan siyasi bir oluşumu ifade etse de bir o kadar tarihe dayanan kültür, düşünce ve motiflerin de ifadesidir. Bir toplumsal ve siyasi hareket olduğu kadar aynı zamanda bir kültür biçimidir. Milliyetçiliğin ortaya çıkışı, modern öncesi kültürel ve etniksel özeliklere borçlu olduğu kadar çağın ruhunu da yansıtmaktadır. (Oyman, 2016: s.17).

Milliyetçilik, eski sembol ve fikirlerle bağlantılı olup ideolojisi ve merkez doktrini açısında kültürel bir bütündür. Milliyetçilik topluma göre anlam kazanarak ve defalarca toplumlar tarafından değiştirilebilir, bundan dolayıdır milliyetçiliği anlamak için her milliyetçilik anlayışını kendi içinde incelemek ve değerlendirmek gerekir. Ancak genel olarak milliyetçiliği de inkâr etmek geçmişi ve tarihi olayları anlamamızı zorlaştıracaktır. Bu zeminde toplumların bağımsızlık öncesinde ve sonrasında kendilerini içinde buldukları durumlara göre milliyetçilik tanımları yapıla bilmektedir. Modern milliyetçi düşünce, Fransız Dönemi fikirlerinden beslenmektedir. Moderniteyle birlikte milliyetçilik akımı bütün dünyaya yayılmış bunun sonucunda temellerini milliyetçilikten alan çok sayıda ulus devlet kurulmuştur. Aslında milliyetçilik, devletler tarafında üretilen bir kavram olduğu ulus devletlerin ortaya çıkmasını sağlayan bir neden olmuştur. Ekonomik gelişmeler ve bürokratik mücadeleler için milliyetçilik önemli bir olgudur. Modernleşme ve sonrasında kapitalist söylemlerin kendine çok fazla yer bulmaması, milliyetçi söylemlerin güçlenmesini sağlamış, milliyetçi ideoloji kendine daha geniş hareket alanları bulmuştur. Milliyetçi ideolojiler, milliyetçi zihnini oluşturan ve onun üzerinden siyaset yapan bir zemin oluşturarak birbirini öteleyen toplumlar var etmişlerdir. Kültürel milliyetçiliğin çoğu zaman birleştirici gücü varken ideolojik milliyetçilik ise saygıyı ve hoşgörüyü ortadan kaldıran ve toplumun bir arada yaşama kapasitesini yok eden bir yapı oluşturmaktadır (Oyman, 2016: s. 17).

Irkçı milliyetçilik, etnik-ırksal gruplar arasında ırka çok fazla atıfta bulunması sonucu ortaya çıkan bir ideolojidir. Etnik kimliklerin ırksal söylemlerle beslenerek kendi kimliğini üstün görmesi, karşı etniğin de buna karşın tepki olarak ırksal bir mücadele vermesi söz konusudur. Bu milliyetçilik iki şekilde ortaya çıkmaktadır. Biyolojik özeliklere atıf yapılarak ortaya çıkan ve insanların renklerinden dolayı dışlanması ve aşağılanması sonucunda ortaya çıkar. Yıllarca Amerika’da zencilerin maruz kaldığı ırkçı milliyetçilik buna en iyi örnektir. Irkçı milliyetçiliklerin vücut bulduğu ikinci tip durumlara, yani ülkeler arası ilişkilerde rol oynayan milliyetçiliğe entegre edilmiş ırkçı unsura en iyi örneklerden birisi, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve süresince Almanya’da hakim olan Nazi milliyetçiliğidir. İkincisi ise etnik milliyetçiliktir. Özelikle Fransız İhtilalinden sonra yükselişe geçen etnik milliyetçilik, devletlerarası ayrılıkçı hareketlerle vuku bulmuştur. Bu hareketler ulus devletlerin ortaya çıkmasını hızlandırırken etnik kimliğin de sosyolojik fenomen olarak önemini koruduğunu göstermektedir. Dünya üzerindeki mikro ve makro milliyetçiliklerin temelinde etniğin önemli bir unsur olduğunu düşünmemek mümkün değildir. Nitekim ilkçi kuramcıların en temel görüşleri bu yöndedir. Etnik milliyetçilik Etnik milliyetçilik, milli kimliği oluşturan, kültür, tarih gibi hâkim kültür unsurların oluşturduğu milli biz şuuru yerine; boy, aşiret, kabile, mezhep ve etniklik gibi dar kapsamlı biz şuurunu benimseyen etnosentrik nasyonalizm görüşüdür. Etnik gruplar, milliyetçiliğin temelini oluşturan hâkim kültürü reddederek etnik kimliği salt üstün kabul ederek bu doğrultuda siyasi ve sosyal ortam oluşturur. Mikro etnik kimliklerin isyanı ve ırkçı milliyetçilikleri hakim olan etnik kimliğe karşı baş kaldırışı, etniğin marjinalleştirmesi sonucudur. Merkezi rejimden başkalaşan azınlık etnik gruplar, ya asimile olurlar ya da kendi milletlerini oluştururlar. Her ne kadar genel anlamda karşılaşılan durum asimilasyon olsa da bu bağlamda bölücü talepler ve etnik terörizm de ortaya çıkabilmektedir. (Oyman, 2016: s.18).

Irkçılığın gelişebilmesi için öncelikle bir ırk kavramı olmalıdır. Irk genetik bir kategori olarak tanımlanır. Antropolojinin bu günkü verileri insanları ırklara ayırmayı olanaksız kılsa da Antik çağlardan başlayarak insanlar kendilerini ve kendinden olmayanları ayırt etme ihtiyacı duyarlar. İnsanları ırklara ayırmada kullanılan en yaygın, en eski ve en kolay yol doğrudan gözlemleme imkanına sahip olunan fiziksel özelliklere dayalı gruplamadır. Fiziksel özelliklere göre gruplamada en sık başvurulan yol ise ten rengidir. İnsanlar ten renklerine göre beyaz, sarı, kırmızı ve siyah olarak dört gruba ayrılırlar. Ten renginin yanı sıra yüz tipleri, çene kemiği yapısı, kan ve RH faktörü de gruplamada kullanılır. "Irklardan kimisi üstün kimisi ise aşağıdır. Kan bağına dayanan sınıflandırma ise köleci toplum evresinde aristokrat kesim tarafından kendi ayrıcalıklarını koruma adına geliştirilir. 19. yüzyılda ise bu sınıflama biçimlerine kafatası biçimine göre sınıflamada eklenir (Yavuzcan, 2007: s.15).

Milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki temel fark, birinde doğuştan gelen genetik ve fiziksel özellikleri nedeniyle dışlanırken diğerinde bir toplumun kendi değerlerine ve menfaatlerine sahip çıkmasıdır. 

Kaynaklar:
Çökerdenoğlu, R. Topçu. (2015). Küreselleşme Ve Türk Milliyetçiliği; Milliyetçiliğin Medyada İşlenişi.   Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Marmara Üniversitesi
Oyman, N. (2016) . Irk Etnisite ve Din Van Örneği.   Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kahramanmaraş : Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi
Çoban Keneş, H. (T.y.) . Irkçı-Ayrımcı Söylemlerin Kurucu Öğeleri Olarak İnkâr Stratejileri. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara : Ankara Üniversitesi
Yavuzcan, C. İ. (2007) . Yazılı Basında 2005 Paris Olaylarının Haber Analizleri. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Kocaeli : Kocaeli Üniversitesi

12 Temmuz 2017 Çarşamba

ÇOCUKLARA KAN BAĞIŞINI ÇİZGİ FİLMLERLE ÖĞRETELİM!

Kan bağışının önemi her geçen gün artıyor. Bağışlanan her kan bir hayata dokunuyor. Bunun bilincini de çocukluk çağından itibaren başlatmak için çizgi filmlerle anlatmak mümkün. Türk Kızılayı da bu nedenle çizgi film serileri hazırlamış.

Animasyon çizgi filmler içerisinde  'Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler', 'Keloğlan', 'Deli Dumrul', 'Alaaddin'in Sihirli Lambası' var. Tabii senaryoları daha farklı olabilirdi. Çünkü, çizgi filmlerde çocuklara şiddet içerikli öğelerin sunulması kısmı olmamış. Özellikle 'Deli Dumrul' masalı, her işini şiddetle çözen bir kahramanın sunulması yerine, daha farklı hazırlanabilirdi.

Görsel Medyanın Çocuk Sağlığına Etkileri başlıklı makalede de değinildiği gibi: “Amerika'da 1937-1999 arasında yapılmış çizgi filmlerin tümünde şiddet öğesine yer verilmiş ve bu oran yıllar içinde de artış göstermiştir. Bazen medya haksızlığa karşı duran kahramanlar  aracılığıyla şiddeti haklıymış gibi sunmaktadır. Şiddete maruz kalma süresi uzadıkça bir hedefe ulaşmada ya da bir sorunu çözmede şiddete başvurmak giderek daha çok kabul gören bir davranış durumuna gelmektedir.” *


Çocuklara güzel alışkanlıklar edindirmek isterken, yanlış davranışları da vurgulamamak gerekir. Keşke bu güzel çalışmalara farklı yaklaşılsaydı. Bu nedenle en masum olanları bloğuma ekliyorum, keyifli seyirler diliyorum.





4 Temmuz 2017 Salı

BİLİM HABERLERİ NEDEN ANLAŞILMIYOR?

Medyada, “bilim insanları tarafından yapılan araştırmalara göre” şeklinde gördüğünüz haber kalıplarına daha farklı bir gözle bakmak ister misiniz? Bilimsel araştırmaların yer aldığı haberlere güveniyor musunuz? Aslında nitelikli gazetecilerin yaptığı bilimsel haberler ufkumuzu açıp, geleceğe dair bakış açımızı geliştirir. Yani doğru ellerde yapılmış haberler insanları her anlamda geliştirirken, hatalı içeriklerle hazırlanmış boş haberler hem zaman kaybıdır hem de toplumu cahilleştirir. 

“Bu bilimsel çalışmalarda da ne dendiği belli olmuyor” düşüncesi içinde olan bazı gazetecilerin de olduğunu bilmenizi isterim. Oysa bu medya mensuplarının bile bilmediği bir nokta var, “bilimsel çalışmaların niteliklerini sorgulamak.” 

Bilim ve sağlık haberciliğinde uzmanlaşma desteklenmediği için, maalesef bilim dünyasının incelikleri bilinmiyor. Durum böyle olunca da, gazeteciler bilim insanlarının söylediklerini teyit etmeden habere çevirebiliyorlar. Değişen koşullar, zamanla yarışan gazeteciler, imkanların kısıtlanması ve uzmanlaşamayan medya, bilgi kirliliğini önleme görevi olan süzgeç vazifesini yerine getiremiyor. Bu nedenle şu anda üzerinde durulmayan ancak, güvenilir, nitelikli ve gerçek bilgilere ulaşmak ilerleyen yıllarda daha da kıymetli olacak. 
Günümüzde önemi anlaşılmayan bu durum, zamanı geldiğinde yerini nitelikli gazetecilere bırakacak. Çünkü, dünya bu yönde ilerliyor, zamanla Türkiye’de buna uyum sağlamak durumunda kalacak.  Haber sütunlarını laf salatasıyla geçiştirmeye çalışan laf cambazları, gerçek olsun ya da olmasın, yalnızca sansasyonel haber peşinde koşan hızlı muhabirlerin dönemi yakında bitecek. 

Son dönemlerde iki günlük, seminerlerle kendini uzman ilan eden kişilerin aslında medyada yer almaması gerektiğini hatta medya okuryazarlığı eğitimi olmayan gazetecilerin bu ince ayrımları yapmaları zorunlu hale gelecek. Çünkü, insanlar bilgi yoğunluğundan sıkılacak ve süzgeç görevi gören yayınları takip edecek. Çağımız, bilgi fazlalığı nedeniyle kaliteli içeriğe uğraşmadan ulaşmayı isteyen bir hale dönüşecek. Bu nedenle titizlikle yapılmış araştırmalar, yalın bir üslup ve toplumu aydınlatacak şekilde haberler hazırlanacak.    

Wolf Schneider ve Paul-Josef Raue’nin “Gazetecinin El Kitabı”ında söyledikleri şu sınıflandırma haberlerin ele alınışında gerçekten önem taşıyor: Gazeteci sıfatını hak etmiş olanlar arasında da kaygılanmamıza neden olan dört etkinlik türüne rastlamaktayız. 
1. Curcuna Haberciliği: Genelde  sayısal verilerin yayınlandığı, abartışı başlıklar, magazinleştirilmiş konular . 
2. Boş Habercilik:  Gereksiz bilgilerle, ümitsizlik içeren anketler ve infografiklerden elde edilen verilerin yayınlanması. 
3. Fosilleşmiş Habercilik: Dünden kalma bir yöntem olan ve zor zamanlar için bir kenara atılmış bayat haberler. 
4. Misyonerlik Haberciliği: Belli bir partinin görüşünü benimseyip bunu yayan haberler yapılması olarak tanımlanıyor. 

Halkın bilimsel içerikli haberleri doğru şekilde alabilmeleri, çok önem taşıyor. Bilim İletişimi alanında çalışmalar yapan Prof. Dr. Çiler Dursun’un verdiği bir örnek bu konuda gerçekten çok çarpıcı: “Halkın Bilimi Kavraması (PUS), konusundaki hükümet çalışmaları ve açıklamaları, popüler bilim denen olgunun gelişmesinde varılan bir başka önemli aşamayı temsil etmektedir. İngiltere’de Oxford Üniversitesi ile Londra Imperial College’da halkın bilimi anlaması konusuna ayrılmış iki kürsü açılmıştır.” 

Yani yurt dışında halkın bilimi anlaması için özel olarak kürsüler açılıyor. Bilim okuryazarlığı konusu resmiyet kazanıyor. Ülkemizde de böyle çalışmaların yapılmasını bekliyorum. Çünkü, anlaşılmayan konular insanları korkutup, kaçırır. Eğer anlarlarsa, sever ve ilgi gösterirler sonrasında da araştırmalar başlar ve üreten bir topluma dönüşürüz. 

Bilimsel çalışmaların medyada yer alırken özellikle dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de bilim insanlarıdır. Bu nedenle medyada gördüğümüz bilim insanlarının nasıl araştırmalar yaptığını anlamamız gerekir. Prof. Dr. Erhan Erkut’un dediği gibi; “Yayın sayısı bir akademisyenin akademik çıktısını ölçer, atıf sayısı ise bu çıktının akademik dünyada yarattığı etkiyi ölçer. " 

İşte bu iki değeri en kapsamlı şekilde ölçen yönteme ise H-endeksi deniyor. "H‐endeksinin yüksek olabilmesi için, bir akademisyenin hem çok sayıda makale yayınlaması, hem de yayınlarına çok sayıda atıf alması gerekir" diyen Prof. Dr. Erhan Erkut, “Türkiye'deki öğretim üyesi sayısı 2012 yılında 55,965 iken, 2015 yılında yüzde 33 artarak 74,506’ya çıkmıştır.” diyor. 

 H-endeksi, Web of Science (Thomson Reuters), Scopus (Elsevier)  ve Google Scholar (Google) gibi veri tabanları tarafından hesaplanıyor. 

Yakında adını sıkça duyacağımız Altmetric ile bu sistemin değişeceğini söyleyen Prof. Dr. Metin Akgün ise şunları söylüyor:  “Altmetric’te yapılan çalışmaların gazetelerde, sosyal medyada ve özellikle profesyonel platformlarda Mendeley gibi ne kadar bahsedildiği, bloglarda yer verilip verilmediği gibi birçok faktör göz önüne alınarak değerlendiriliyor. Yayının eş zamanlı çıkan yayınlar arasındaki yeri, kendi alanındaki değeri ile ilgili etki değerleri hesaplanıyor.”

Bilim dünyasında olan gelişmeleri, nitelikli çalışmaların değer bulup haber yapılarak topluma taşınması çok önem taşıyor. Bu nedenle habercilik anlayışı, basın bültenlerinden oluşan, basma kalıp şekillerden çıkmalı. Gazetecilerin görevi ile ilgili Johannes Gross, şunları söylüyor: “Gazetecinin görevi, kanaatleri pazarlamak ya da inançlar uğruna kargaşa yaratmak değildir; onun görevi haberi formüle etmek ve araştırma yapmaktır. Gazetecilik etiki, bir hizmet ahlakıdır.” 

Toplumu geliştiren bilim haberlerinin artması için, gazetecilerin çalışma koşulları düzeltilmesi başta olmak üzere gelişmeleri için destek verilmelidir. Yani bilimsel içeriğin doğru şekilde halka aktarılması için öncelikle medyada uzmanlaşma desteklenmelidir. 

https://metinakgun.wordpress.com/2017/01/02/bilimsel-degerlendirme-olcutu-olarak-h-indeks/ 
http://erhanerkut.com/wp-content/uploads/2017/06/H-Endeksi-2017.pdf 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...